BİR HAYALİN FOTOROMANI
1988 yılı, Haziran ayıydı sanırım.
Üniversiteyi bitireli dokuz ay olmuş , altı ay boş gezdikten sonra ilk işime
girmiştim. O yıl, ilk kez kendi kazandığım parayla tatil yapacak ve bu tatili
planlamanın hoş telaşı içindeydim. “Nereye gideyim?” diye düşünürken o yıllarda
daha çok az kişinin bilip uyguladığı bir “Mavi Yolculuk” yapmaya karar verdim.
Bodrum’da bu işi yapan bir şirkette
yerimi ayırttım ve topu topu “7 gece 7 gün” kadarcık bir sürede de olsa, o
muhteşem ‘Gökova Koyları’ ile tanışmam gerçekleşmiş oldu.
Bu tatil biçimi bende inanılmaz bir
alışkanlık yaptı. Mavi yolculuk bitip de İstanbul’da işe başladığımın ertesi
günü önümüzdeki yıl yapacağım mavi yolculuğun hayallerini kurmaya başlardım. Bu,
sanırım mavi yolculuk yapan bir çok kişinin yaşadığı bir duygudur. O yıldan
sonra hemen hemen her yıl aynı tatili Güney’in değişik koylarında tekrarladım.
Evlendikten sonra eşimle de aynı tatilleri yapmaya devam ettik.
O “geri dönülmez yola” o “büyüleyici deryaya” girişin
kapısını o yıllarda açtığımı sonradan anladım. DENİZ ve YELKEN.
O günlerde hayalini kurmaya başladığım, ve sonradan bir tutku
haline gelen ‘bir yelkenli tekneye sahip olma’ isteğim, 2009 yılı Ekim ayında
gerçek oldu. Kurucaşile-Tekkeönü köyünde yaptırdığım kendi teknemin artık
sahibiydim. Artık benimde yelkenlerini rüzgarın önüne katıp şişirebileceğim,
eşsiz enginliklere uzanıp, gökyüzü ile denizin arasındaki o sayfaları mavi,
mısraları lacivert masal ülkesine dümen kırabileceğim bir teknem vardı..
...
Tekkeönü – Amasra’dan tekneyi İstanbul’a getirmek farklı bir şeydi. İki gün süren bir
motor seyri, sonra 2009 yılı sonlarında Pendik – Adalar arası kısa seyirlerle
tekneyi tanıma dönemi.. Ve “Gezgin Korsan” ile tanışma.
2010 yılı baharında kısa bir “uzunyol !” Trilye seferi geldi.
Yaz aylarının gelmesi ile de içimdeki kıpırtılara daha fazla karşı koyamayarak
29 Temmuz 2010 sabah saat 04:50’de Pendik Marintürk’ den palamarları çözüp
tonoz halatını denize fırlattım.
İşte başlıyordu “Hayalin Yolculuğu.”
Eşim Fatoş , oğlum Arda , kızım Arya , eşimin abisi Muammer ve
oğlu Artun ile eşimin yeğeni Yalındeniz toplam 7 kişiyle yola çıktık.
--
Sabah daha güneş doğmadan, 04:30’ a kurduğum saat çalınca
hemen uyandım. Benimle birlikte Fatoş, Yalındeniz ve Muammer’de uyandılar.
Çocuklar hala uyuyor . Hava çok sakin. Rüzgar yok.
Sahil besleme kablosu ve su hortumunu toplayıp baş ambara
koyduk.
Artık bizi İstanbul’a bağlayan sadece üç şey kalmıştı.
İki adet kıç palamar halatı ile baştaki tonoz halatı! Onları da
çözüp kendimizi İstanbul’dan kopardık.
Marinadan çıktıktan sonra rotamızı Sedef adası sancağımızda
kalacak şekilde ayarlayıp motorla seyre devam ettik. Rüzgar hiç esmiyor.
Sedef adasını arkamızda bırakırken tekneyi otomatik pilota
emanet ederek Fatoş’un hazırladığı mütevazi kahvaltı sofrasına kurulduk.
Sahanda yumurtalar birazdan masaya gelecek.
Kahvaltı sonrası güneş Pendiğin arkasındaki tepeden yavaş
yavaş kendini göstermeye başladı.
Son bardak çayımı güneşi karşılayarak içip yolumuza devam
ettik.
Marmara Adasına doğru 254 derece rotamıza girdik.
İlk anlarda sakin olan hava saatler ilerledikçe poyrazdan
yavaş yavaş esmeye başladı. Bizde motora destek olsun diye yelkenlerimiz açtık.
Bizim ufaklıklarda yavaş yavaş uyanmaya başladılar. Tabi geziye
başlamadan önce Cengiz Göl Korsanın uyarısı ile havuzluğa çıktıklarında can
yeleklerini giydirdik.
Hep elektroniklere güvenmek olmaz , klasik seyir yöntemlerini
uygulama adına hoş fırsatlar doğdu.
Her iki saate bir haritaya GPS’den aldığımız koordinatları işledik.
Avşaya Doğru-1
videosunu koy.
Avşaya Doğru-2
videosunu koy
Eşimde gideceğimiz yöndeki limanları inceliyor Kutsal
Kitap’tan.
İlk gece için Komodorumuz Turhan Bey’in tavsiyeleri üzerine
Marmara Adasının Asmalı koyunda kalmayı planladık. Öğleye doğru yolu hemen
hemen yarılamışken İmralı iskele baş omuzluktan görünmeye başladı. Motor-yelken
seyrimize devam ederken birden sancağımızda su içinde çok hızlı bir şeyin
hareket ettiğini gördüm. İnanılmaz
bir süratle üstümüze gelen bir yunus sürüsüydü. Bugüne kadar bu kadar
büyüklerini hiç görmemiştim, içlerinde 2 tanesi en azında 2 metre vardı ve
gövdesi çok kalındı. 7-8 bireylik bir aileydi sanırım. İçlerinde bir de
yaklaşık yarım metre boyunda bir yavru yunus vardı. 10-15 dakika kadar bizimle
oyun oynayıp geldikleri gibi hızla uzaklaştılar. Hayatlarında ilk defa yunus
gören bizim minik korsanlar için müthiş bir gösteri oldu. Geniş apazdan 2.
camadan vurulmuş yelkenlerimiz ve motorla birlikte ortalama 7.5 knot hızımızla
seyrimize keyifli bir şekilde devam ettik.
Marmara’da Yunuslar
Videosunu koy
Sabahtan beri peşimizden gelen poyrazda iyice hızını almış ve
25 knotlara dayanmıştı. Poyrazın Silivri önlerinden kaldırdığı denizler Marmara
Adasına yaklaştıkça 2 metreye yakın dalga oluşturuyordu.
Yolda acıkan tayfayı doyurmak da önemli , aç bırakmamak lazım
değil mi?
Yola çıkarken niyetimiz ilk günün akşamı Asmalı köyünde
kalmaktı. Fakat gün boyu iyi yol yaptığımız için saat 14:30 gibi Marmara
Adası’nın Asmalı köyünü bordaladık. Hava kararmaya daha 3-4 saat var diyerek
yarınki etabı da kısaltmak adına Vira Demir’e bakarak Paşalimanı Adası’na kadar
devam etmeye karar verdik.Saat 16:00 gibi Paşalimanı Adası koyuna girdik. Burası
Osmanlı Donanmasının sefere çıkmadığı zaman kaldığı yatak yeriymiş. Dışarıda 2
metreye varan dalgalar liman içinde hissedilmiyordu. Sadun Boro burası için
Vira Demir’de her havaya kapalı o bölgenin en iyi doğal limanıdır dese de liman
dışında esen 20-25 knot rüzgarı aynen liman içinde de gördük. Uzun yol
yorgunluğunu atmak için burada gecelemeye karar vermiştik. Liman içinde bulunan
beton iskelenin 50-60 metre kadar uzağına demirimizi attık.
Bu arada elimdeki dümen simidinde TAK diye bir ses hissettim ,
ama bir anlam veremedim. Motoru stop etmeden yaklaşık bir 10 dakika her zaman
beklerim , her hangi bir sorun var mı , tarıyormuyuz diye. Evet taradık.
Yaklaşık 8-9 metre derinliğe attığım demir taramaya başlamıştı. Rüzgarda aynı
şiddette devam ediyordu. Su yeşil renkte olduğu için dip görünmüyor , belki
eriştelik bir alana denk geldik , belki de benim acemiliğim nedeniyle demir
tarıyordu. Demirim 27 kg’ lık bir Ultra , herhalde hata bende , demir atmakla
ilgili daha çok fırın ekmek yemem lazım sanırım. Neyse zaten bu liman ciddi
anlamda rüzgar da alıyor , demiri yeniden atıp tuttursak bile gece çok rahat
geçmeyecek Hava raporları da
rüzgarın gece 30 knot ları bulacağını söylüyor , o zaman demir alıp başka
nereye gidebiliriz i düşünmeye başladık. Kitapta buraya en yakın limanın Avşa
Adasında Yiğitler adlı liman olduğunu bulduk. Demir toplandı ve hareket. O da
ne ? Dümen iskele yapmama rağmen tekne iskele yapmıyor , sancak yaptığımda ise
sancak yapıyor. Bir anda düşünme yeteneğimi kaybettim. Aynı manevrayı tekrar
tekrar yapmama rağmen dümende bir değişiklik yok , tekne iskeleye dümen
dinlemiyor. Rüzgarda bizi yavaş yavaş limanın dibine doğru itmeye başladı.
İnanın o anda çok ciddi panik yaşadım. Sağolsun Muammer beni biraz
sakinleştirdi , hemen kıç kamaradan dümen dairesine geçtim. Orada çift dümen
simidinden yönlendirme makaraları ile gelen teller bir Quadrantın etrafından
dönerek bir kilitle quadrant üzerine sabitlenmişler. Sistem son derece basit. O
telleri elimle biraz çekiştirdim, sağa sola baktım , orayı burayı tuttum
,gözüme ters gelen hiç bir şey yok. Yapacak başka da bir şey olmadığı için
tekrar dışarıya çıktım. Dümeni elime aldığımda sorunun ortadan kalktığını
gördüm. İnanılmaz !!! Sanırım
deniz tanrıları bize acımıştı. Korka korka 3 knot hızla Yiğitler limanına doğru
ilerlemeye başladık. Rüzgarda hiç azalmıyor aksine artıyor. Tekrar dümende aynı
sorun olursa ne yaparım diye düşünüyorum. Dolap beygiri gibi döne döne nereye
gideriz acaba ? Ama korktuğumuz başımıza gelmedi ve biz Yiğitler Limanına
yanaştık. Liman inşaat halinde , rüzgarın kaldırdığı kumlar ve çimento tozları
havada uçuşuyor. Ama bu rüzgarda biz sığınacak bir liman bulduğumuz için
bunları hiç dert etmiyoruz. Limanın içine girdikten sonra sonuna kadar
ilerledik ve sancak tarafta bir yelkenlinin iskeleye bordalayarak bağlandığını
gördük. Liman içide iyi rüzgar
alıyor , neyse ki bizi gören yelkenlinin sahibi bize doğru gelmeye başladı ,
palamarımızı ona vererek hemen arkasına aynı şekilde sancaktan aborda olduk.
Motor stop. Hemen soğuk bir bira ve cup deniz. Rahatlamıştım. Suya dalınca
teknenin altına bir bakayım dedim. Zehirliyi Şubat ayında yaptırmama rağmen
Pendik limanının konumu nedeniyle altta bayağı bir kekamoz oluşmuş. Dümen
palasını ve teknenin altını elimde bıçakla epey bir temizledim.
Liman içinde deniz oldukça temiz. Çocuklarda bu fırsatı
kaçırmadılar ve onlarda denize girdiler.
Akşam limanda vınnn ile hava durumuna baktım . Rüzgarı yarında
30 knot larda poyraz gösteriyor.
Cesaret edemedim , yarın da burada kalıp rüzgarın dinmesini bekleyeceğiz ,
nasılsa bir acelemiz yok Yarın daha önce hiç gelmediğimiz Avşa adasının
merkezine gidip gezeriz diye düşünüyoruz.
Ertesi sabah kalktığımızda tam kahvaltı masasını hazırlarken
teknenin yanına bir bey geldi. İsminin Kemal olduğunu söyleyen beyefendi ,
kendisinin Gezgin Korsanlardan Kadir Kurtbayram ve Serdar Şavk korsanların
arkadaşı olduğunu , akşam Gezgin Korsan forumundan bizim ertesi günde orada
konaklayacağımızı öğrenen bu iki korsan tarafından yönlendirildiğini , bir
ihtiyacımız olup olmadığını öğrenmeye geldiğini söyledi. İnanamadık. Bu müthiş
bir şey. Kemal beyi bize gönderen Kadir ve Serdar Korsanlarla daha önce hiç
tanışmadım. , yüzlerini görmedim. . Ama onlar bu tanımadıkları acemi denizciye
yardım edebilmek için kendilerine
iş edinip orada yaşayan arkadaşlarını arıyorlar ve bize yönlendiriyorlar. Bu
gerçekten bizi çok etkiledi . Sağolun Kadir ve Serdar korsanlar nezdinde tüm
korsanlar ve Gezgin Korsan.
Ertesi gün Avşa’ya bir taksi tutularak gidildi .
Ada da nereye
gidersen git taksi 10 TL. Önce merkezi gidip iraz gezdik , sonra Kemal Beyin
yönlendirmesi ile adanın güney ucundaki (sanırım adı Tavşalı idi) güzel koyda
denize girdik. Akşama doğru
tekneye döndük , iskelede mangalımızı yakıp likit eşliğinde yemeğimizi yedik ve
yarını beklemeye başladık.
Beklerken herkes kendine göre bir eğlence bulmuştu, çocuklar mendirekte duvar tırmanışını keşfettiler, kimisi bir babaya oturarak tekneyi seyretti ,
Bendenizde huşu içinde likitlere dalıp dalıp durdum.
Yiğitler limanında Fatoş’un akşam yemeğinden sonra yaptığı krem
karemelin soğumasını beklemekte bazı korsanları bayağı bir zorladı.
Ertesi gün 31 Temmuz 2010 cumartesi sabah kurduğumuz saat 04:30’da
çaldı. Muammer ve ben uyandık. Hava yine esiyor ama biraz yavaşlamış. Mendireğe
tırmanıp üzerinde dışarıya baktım , önceki güne göre biraz daha sakinleşmiş bir
deniz var. Motoru çalıştırdık , ve palamarları çözdük , saat 05:00 gibi
limandan ayrıldık. Avşa adasının güney burnunu dönerek rotamızı Gelibolu
önlerine tuttuk. Adanın kuytusundan çıktıkça denizler yine yaklaşık 1.5 - 2
metre dalga ve 25 knot esen poyrazla bizi karşıladı.
Yaklaşık 2 saat sonra önümüzdeki ilk burnu dönünce yeni
rotamız Gelibolu boğaz girişi olarak ayarlandı ve yola devam. Bu arada boğazdan
geçen gemilerin sayısında da ciddi bir artış gözlendi.
Sanırım saat 11:00 gibi Gelibolu’ya yaklaştıkça biraz
sakinleşen denizlerle birlikte hepimizin karnının guruldama sesleri duyulmaya
başladı. İş yine kaptana düştü.
Teknemin inşaası aşamasında defalarca tersaneye gidip
gelmelerimizden bir tanesinde mutfak yapılırken aklıma , bu mutfakta bir gün
çok sevdiğim taze fasulye pişirip yiyebilecek miyiz diye geçirmiştim .
Kısmet bugüneymiş , kendi ellerimle ayıkladığım taze fasulyeleri eşim Fatoş pek leziz pişirmiş , hepimiz büyük kefiyle Çanakkale Boğazını seyrederek yemeklerimizi yedik.
Kısmet bugüneymiş , kendi ellerimle ayıkladığım taze fasulyeleri eşim Fatoş pek leziz pişirmiş , hepimiz büyük kefiyle Çanakkale Boğazını seyrederek yemeklerimizi yedik.
Boğaz İstanbul’a göre oldukça geniş. Akıntıda boğaza girdikten
sonra her geçen milde biraz daha kuvvetleniyor. Nara burnuna kadar Trakya
kıyılarına yakın seyrederek ilerledik. Nara burnuna gelince gemileri kontrol
ederek diyagonal bir geçişle direkt olarak Anadolu kıyısına geçtik.
Planımız , ikinci etabımızı Çanakkale limanında geceleyerek
geçirmekti. Onun için Gelibolu’dan Çanakkale Marinayı telefonla arayıp bir gece
için rezervasyon yaptırdım. Boğazdaki akıntı hızımızı önce 8 , sonra gittikçe
artarak 9 ve 9.5 knotlara çıkardı. Bu hızla birlikte biz saat 15:00 gibi
Çanakkale’yi bordalamış olduk. Fırtına nedeniyle bir gece fazladan Avşa
adasında kaldığımız için , bunu telefi etmek adına Çanakkale’de hiç durmadan
direkt olarak Bozcaada’ya gitmeyi daha uygun bulduk.
Tam Çanakkale önlerinde akıntı pik noktasına ulaştı. Ben bu
fotoyu çektikten 30 dakika sonra ekranda 11 knot hızı okumuşlar. Çanakkale’yi
geçtikten sonra arkadan aldığımız 15 knot poyrazla birlikte full arma
yelkenleri de açarak motor-yelken Bozcaada’ya doğru seyrimize devam ettik.
Boğazdan çıktıktan sonra denizin rengindeki değişim hepimizin
dikkatini çekti. Renk yeşil tonlarından geçilen her milde önce maviye devamında
ise laciverte dönüşmekteydi. Bu yıl Nisan’dan sonra İstanbul Adalar civarında
çok denize girdik. Ve girerken de İstanbul’da denizin ne kadar da temizlenmiş
olduğunu kendi aramızda konuşurduk. Bir an bu konu açıldı ve gerçeği o zaman
fark ettik. İstanbul’da bizim girdiğimiz sular deniz değil başka bir şeymiş de
biz deniz zannediyormuşuz.
Saat 19:00 gibi Bozcaada mendireğinin dışına ulaştık.
Limana girince hemen mendireğin iç kısmına kıçtan kara olmuş
10-15 adet yelkenli teknenin arasına liman ortasına demir atarak bağlandık.
Görevliye 50 TL bağlanma + 10 TL elektrik su ücretini ödedik. Vee sonra tekrar
cup. Cengiz Göl Korsanın tavsiyesi üzerine teknenin baş üstüne gittim ve oradan
Bozcaada limanının berrak sularına kendimi bıraktım. Bııırrrrrrr ! Su çok
berrak ama soğuk. Biraz yüzdükten sonra bu kadar berrak suda teknemin altı
nasıl görünüyor merak ettim. O da
ne ? Avşa Yiğitler limanında bıçakla temizleyip de baş edemediğim kekamozlardan
eser yok. Hiçbiri kalmamış . Teknenin altı pırıl pırıl tertemiz. Sanırım
denizin tuz oranı arttıkça bu hayvanlar yaşayamadılar ve akıntı ile tekneden kopup
düştüler. Yani bu şu mu demek oluyor ? Ege ve Akdeniz de bulunan tekneler 4-5
yıl aynı zehirli ile idare edebiliyorlar mı? Vuuaaaaaaa , biz İstanbul’daki
denizciler ne kadar şanssızız , bizim zehirlilerimiz 4-5 ayda kekamoz
tutuyor.
Yiğitler-Bozcaada arası yaklaşık 14 saat sürdü. Yemekten sonra
teknenin kıç havuzluğunda uzandığım yerde yorgunluktan sızıp kalmışım. Herkes
akşam adayı gezmiş dolaşmış , ben ancak sabah 7 gibi uyanabildim. Bende adayı
sabah kahvaltı öncesi dolaştım. Çok güzel bir yer. Adada üzüm zamanı olduğu
için her yer üzün satan köylülerle dolu, her yerde bir hareket. 3. etap için
alışveriş ve adanın meşhur çavuş üzümlerinden , siyah üzümlerinde ikişer üçer
kilo alarak tekneye döndüm. Kahvaltı sonrası saat 12:00 gibi demir alarak
limandan ayrıldık. Rotamız Babakale burnu.
Bu iş hep küçük korsanların , hiç kimseye bırakmıyorlar.
Önümüzde bir yelkenli teknede aynı rotada.
Rüzgar tam istediğimiz gibi 15 knotlarda karayel . Yelkenler
yine açıldı , müthiş bir lacivert deniz ortasında biz iki yelkenli güneye doğru
gidiyoruz. Kah o bizi geçiyor , kah biz onu.
Bozcaada-Midilli arası videosunu koy
Böyle güzel denizi görünce bizim korsaniçe aldı dümeni eline.
( hadi bakalım galiba sevecek bu işi)
Engin mavinin kucağında Bozcaada’dan uzaklaşıyoruz.
Bir yerlerden duymuştum , temiz deniz suyu ile makarna pek
güzel olurmuş. Babakale’ yi döndükten sonra denizin rengi iyice lacivertleşti ,
tamamdır deyip daldırdık tencereyi denize , hakikaten spagettiler güzel oldu
(biraz tuzlu) , piştikten sonra temiz su ile yıkayınca o fazla tuzda gidiyor.
Yemek sonrası Midilli’nin burnunu adaya çok yakın döndük.
Ve korsan bayrağını indirip Yunan bayrağını gurcataya toka
ettik.
Teknede eğitim devam ediyor, Arda korsan dümende.
Midilli’nin burnunu dönünce kendimde müthiş bir huzur hissettim, o yıllarca hayalini kurduğum Denizler Ülkesine (*) - Haldun SEVEL - adım atmıştım.
Biraz ilerimizde Ayvalık yönünden gelip Midilliye doğru full
arma giden bir ketch gördük , çok güzel bir tekne orsa seyirle adaya doğru
hızla geçip gitti.
Bu arada bizim korsaniçe yine mutfağa inip kaşla göz arasında
teknedeki ilk kekimizi pişirmiş.
Tea time.
Akşam üzeri saat 18:30 gibi Ayvalık önlerine geldik. Ayvalığın meşhur girişi önlerine geldiğimde Kutsal Kitaptan
kardinal şamandıralarının önünde yolumu ararken arkadan lacivert renkli başka
bir yelkenli hızla geliyordu. Bu tekne yolu biliyor ona yol vereyim de
arkasından giderim diye düşünüyordum. Tekne yaklaştıkça acaba o mu ? derken
gelenin komodorumuz olduğunu gördüm. Komodorumuzun teknesi bizi bordaladığında
selamlaştık , Rodos'tan geliyorlarmış , komodorumuza yol verdim onu takiben
selametle Ayvalık Marinaya bağlandık. Kaptanlığını kendim yaptığım 3 gün süren
ilk açık deniz seyrimdi.
Ayvalık otobanı
İşte Ayvalık….
Eveeeeettttt , İstanbul – Ayvalık arasında süren yaklaşık 200
dm’lik yolculuğumuz kazasız belasız selametle sona erdi.
2-3 gün yazlıkta dinlendikten sonra bu defa methini çok
duyduğumuz BADEMLİ’ ye gitmeye karar verdik.
Yolumuz yaklaşık 20-22 mil. Marinadaki marketten
alışverişimizi yapıp tekneye geçtik. Bu defa yanımızda eşimin diğer abisi
Mehmet , eşi Nurten , yeğeni Ulaş ve kayınvalide var. Yani misafirler bu defa
ağır !
Ayvalık limanından çıktıktan sonra Çıplak adayı sancağımızda
bırakarak Badavut önlerinden direk rota ile motor-yelken seyirle Bademli’ ye 3
saatte ulaştık. Bademli girişinde suyun üzerinde 2-3 adet küçük kayalık var.
Kutsal Kitap’tan bu girişi çözmeye çalışırken gözüm bir an
motorun hararet göstergesine ilişti. Aman Tanrım. Hararet kırmızı bölgenin
sonuna gelmek üzere. Yine başımdan kaynar sular döküldü. Hemen motoru rölatiye
aldım , bir 10 saniye sonra bunun yeterli olmayacağını motoru stop etmem
gerektiğini düşündüm ve yaptım. İçimden ya bir daha çalışmazsa diye de
geçirdim. İşte şimdi hapı yuttuk , denizin ortasında , benim gibi evde ampul
takarken bile ampulu kırmayı beceren birisi şimdi ne yapar ? Motoru nasıl tamir
eder ? Liman girişindeki kayalıklara da epey yakınız. Mehmet Abiye dümeni verdim
, burnumuzu açık denize çevir ve dümeni o şekilde tut dedim. Allah’tan akıntı
bizi kıyıya değil de açığa doğru sürüklemeye başladı.
Şimdi ne yapmalıyım ? O anda dünya seyahati yapan Sn: Osman ATASOY’un bir
yazısı aklıma geldi. ”Denizde aklına gelen şeyi hemen yapacaksın ,
ertelemeyeceksin , yoksa deniz bu hatanı mutlaka cezalandırır” diyordu.
Arsima Kurucaşile’de yapılmıştı. Orada boileri monte ettiler ,
ama motorla boiler arasında sıcak su akışını sağlayacak hortumlar bulunamadığı
için bu hattı çekmediler, bana da bunu söylediler. İstanbul’da motorun ilk yağ
değişimi yapılırken bir hortum alırsın ve bunu da motorun yağını değiştirmeye
gelen servise bağlattırırsın dediler. Tekne İstanbul’a geldikten sonra ben bu
hortumları Tuzla’daki bir mağazadan satın aldım. Ve motor servis ustasına
taktırdım. Hortumlar takılırken üzerindeki bir yazı dikkatimi çekti. Hortumun
üzerinde “Sıcak Hava Hortumu” yazıyordu. Bunu ustaya sorduğumda bir şey olmaz
abi , bu hortumlar da dayanır dedi. Peki dedik. Ama bu konu hep aklımı
kurcaladı. Çünkü motorun sıcak
suyu bu hortumlardan geçerken hortumlar sıcaktan pelte gibi oluyordu. Bende bu
hortumların patlamasa bile kelepçelerinden çıkabileceğini düşünürdüm. Onun için
İstanbul’dan yola çıkmadan önce teknedeki tüm sıcak ve soğuk su hortumlarının
kelepçelerini tekrar sıkıp kontrol ettim. Bir yer hariç. Boilerin sıcak su
girişleri. Boiler salonda oturma grubunun altında. Buraya ulaşmak için iki
minder ve bir kapak kaldırmam lazım. İşte bunu ihmal ettim. Ama hiç aklımdan da
çıkmadı. İstanbul’dan taa Bademli’ye kadar hiç bakmadımsa en az 50-60 defa
gözüm motorun hararet göstergesine gitti. O ana kadar bir şey olmamıştı, ama
sonunda hortum boilerin girişinden çıktı işte. Motorun soğutma suyu buradan
sintineye boşalmıştı. Sanırım 3-5 dakika geç fark etsem motor bloke olurdu. O
ilk şaşkınlığım gittikten sonra hemen bu nokta aklıma geldi ve direkt olarak
oraya baktım , yanılmamışım, hortum boilerden çıkmış. Yeni bir kelepçe alarak
birazda teflon sararak hortumu yerine taktım. Motorun göstergelerini tekrar
açtığımda hararetin 70 derecelere düştüğünü gördüm. Telefonla Volvo servisini
arayıp durumu anlattım , hemen soğuk su koymamam gerektiğini , sıcaklığın 50
derecelere düşmesini beklememi söylediler. Sıcaklık düşünce yaklaşık 5.5 litre
tatlı suyu motora koydum. Kalbim küt küt atıyor , aynı zamanda vücudumdan o
güne kadar hiç görmediğim biçimde ter boşanıyor, haydi hayırlısı deyip motorun
start tuşuna bastım. Çalıştı. Bekledik , kaçak göçek yok , hararet yavaş yavaş
yükseldi 90 dereceye oturdu. Bir 10 dakika daha bekledim , hararet 90 derecede
sabit kaldı. Ooohhhh! Galiba tamam. Yavaş yavaş Bademli limanına girdik. Koyda
üç yelkenli ve iki adet motor yat var. Su yeşil renkli , dip görünmüyor.
Yaklaşık 7 metrelik derinliğe Ultra demirimizi bıraktık. Birinci denemede tuttu
(dip kum çünkü , kitap ta iyi demir tutar diyor). Motor stop , saat 19:30
civarı , cupppp deniz.
Bademli limanı , kaldığımız yer.
Ertesi sabah saat 08:00’de motoru çalıştırdım. Liman dışında
Garip ve Kalem adaları arası Sadun Boro’nun deyimiyle Pasifik adalarını aratmıyormuş.
Liman içindeki yeşil sudan bir an önce uzaklaşıp oraya gitmeye karar veriyoruz.
Fatoş’un yakaladığı bu karede sabah erken saatte bir balıkçı
karı-koca ağ atmaya gidiyorlar.
Bu sakinlikte Ilıca koyu olarak adlandırılan Kalem adası ile
ana kara arasındaki boğazdan çok yavaş ilerleyerek geçiyoruz.
Burada Kalem adasında muhteşem bir otel var.
İleride iskelemizde denizden çıkan bir yer altı suyu var. Bu
koya ismini veren bir Ilıca . Uğrayamıyoruz
, başka sefere.
Kalem-Garip Adaları arası videosunu koy
Kalem adasını
dönüp hemen dışarıda sancağımızdan kalan Garip adası ile Kalem adası arasında
kalan boğazın ortasına demirimizi o berrak sulara bırakıyoruz. Böyle berrak bir
suya ilk demir atışım. Resmen çıpayı görerek uygulamalı bir demir atma eğitimi.
Derinlikten 2-3 metre fazla kadar zinciri bırak , tornistana tak , yavaş yavaş
geri giderken çıpanın zemine takıldığını hisset (pardon burada resmen
görüyoruz) , zincir gerilsin ,sonra zinciri zemine sermeye devam et , yeterince
kaloma bırak. Bunu resmen görerek uyguladık.
Bu turkuaz boğazın kuzey yönünde sığlık 1-1..5 metreye kadar
düşüyormuş , o nedenle bu iki ada arasına güneyden girmek gerekiyor. Bu
muhteşem yerde denizin tadını doyasıya çıkardık.
Saat 15:00 gibi
demir alıp rotamızı Ayvalığa çevirdik.
Denizlerdeki bu ilk kaptanlık deneyimimde arkamda bir güç
olduğunu hep hissettim. Avşa’nın Yiğitler limanında beni hiç tanımayan Kemal
Bey’in bizi ziyaret edip bir isteğimizin olup olmadığını sormasını sağlayan
henüz tanışmadığım Kadir ve Cüneyt korsanlarda , çocukları can yeleksiz
güverteye çıkarmamam gerektiğini söylemeyi kendinde bir zorunluluk olarak
hissedip beni uyaran Cengiz Göl korsan nezdinde tüm Gezgin Korsan ailesinin gücünü hep yanımda hissettim.
Hepiniz sağ olun ve hayalinizi gerçekleştirme fırsatını
mutlaka yakalayın korsanlar.
SAĞLIĞINIZA………………….
Ersin ÇOBAN
S/Y ARSİMA
13.08.2010






































































































